|
Gençlik, kanların kaynadığı, yüreklerin heyecanla kıpırdadığı, insanın kabına sığmayıp hataların tekrarlandığı, deli-dolu bir hayatın yaşanıldığı dönemdir. Özellikle de başlarına buyruk olup, sözün pek fayda etmediği, bağımsızlık tavırlarının fazlalaştığı, varlıklarını ispatlama cehdine giriştikleri bir dönem... Bir başka ifadeyle, insanın yaşamının en hareketli dönemi. Büyüdüklerini ispatlama gayretiyle burunlarının dikine gittikleri, akıllarının bir karış havada olduğu, bilgiçlik tavırlarının çokbilmişlik şeklinde tezahür ettiği dönem. Adı üstünde “Deli-kanlılık dönemi”.
Bu ruh haletiyle med cezirin deveranında yol alan gençler, bir yandan kavak yelleriyle ayakları yerden kesilip, özgürlük türküleri söyleyip, “dediğim dedik, bildiğim bildik” şeklinde hareket ederken, bir yandan da beklenilmeyecek şekilde kendilerine emin ve güvenilir sığınaklar ararlar. Bu paradoks değil bir nirengi noktasıdır. “İnanç” bu nokta da en emin en güçlü sığınaktır ve gençlere dinamizm aşılar, mutluluklarla bezer. Sonra da onlara, ailesinden ve toplumundan değer verilmek gelir.
Bu noktada güven duygusu da bir başka etmendir. İnanç gibi güçlü bir duygu, aile gibi emin bir ortam, gençlikte en önemli iki etken olduğu gibi zaten hayatın her döneminde de geçerli faktörlerdir. İnanç bağlamında Allah’a ve Rasulüne sığınan genç, güven noktasında ailesine, sonra dostlarına sığınır. Böylelikle sıkıntılı, zorlu en çok da hülyalarla bezeli dönem kolayca atlatılmış ve olgunluğa adım atılmış olur.
Ne var ki, özellikle 28 Şubat sürecinde izlenen zorbalık ve zangoçlukla gençler bu iki dinamikten koparıldı. “İnancı” irtica addeden arkaik zihniyet, akıl almaz bir şizofrenlikle, gençliğin maddi ve manevi eğitim gördüğü müesseseleri zaafa uğratmasıyla en önemli dinamizmini, güven ve sığınak kaynaklarını zaafa uğratmış oldu. Ortaya inançtan vareste bir gençlik çıktı. Televole kültürüyle yoğrulan, medyanın yönlendirilmesiyle dezenformasyon hummasına tutulan gençlik, yanlış adrese yöneldi ve mutluluğun kaynağını, uyuşturucu, içki, ve cinsellikte arar oldu. Mutluluğu hayallere sığınmakta bulan bir gençlik, ancak bu ülkenin geleceği açısından olsa olsa bir intihar toplumu oluşturabilir. Bu noktada Üstad Nurettin Topçu’nun sanki bugünleri görürcesine yaptığı şu tespitler, tenkitler 28 Şubat ve onun kalıntılarının günahlarını itirafı gibidir:
“Biz günahkârız; meyvesi nur olacak ruh tarlasını harabe yaptık. Biz çocuklarımıza zulmettik. Çocuk dediğimiz melek varlıkta samimiyet, sevgi, ümit bunların hepsi vardı. Biz onun ruhundaki bu ilâhi tohumları, cennet kapılarını aydınlatacak olan nurları inkişaf ettirecekken, onu kendi dünyasından çekip ayırdık. Kendi zevk, menfaat, riya ve zulüm zindanımıza soktuk. Ondaki ruh cevherini, daldığı rüya içindeki Allah’a götürücü olgunlaşmayı yalanladık. Yerine kaba maddelerin dürtmeleriyle kımıldanan kirli iskeletin bütün isteklerini doldurduk. Biz suçluyuz; iman aşkı ile dolup taşan masum kalpleri zehirledik; aşk ihtiyacı ile yanan gönülleri kararttık. Peygamberimizin gösterdiği yolun remz olduğu itaati isyana tebdil ettik. Çocuklarımızın gözlerinde parlayan teslimiyet sevgisini öldürdük; yerine hoyrat saldırışları koyduk. Bir büyük gün gelince bize mutlaka sorulacak: Gözlerinde iman, gözyaşında- inancın buğusu- görünen yavruya nasıl kıydın? Acaba, bin bir zehirle zehirlediğimiz; yalanı, fitneyi, hırsı ve kini öğrettiğimiz; elimizin ve dilimizin her kımıldanışı ile ruhlarına zulmü aşıladığımız çocuklarımız, gerçekten bizim olacaklar mı? Onlar, cennet yolunu arayan o masum yürüyüşleriyle dünyamızda dolaşırlarken, biz onları arkadan vuran “namert eller” gibi takip ettikten sonra onlar yarının imanlı ve temiz neslini meydana getirecekler midir? Mezarımızda dolaşacak ayaklar, acaba Allah’ın emaneti olan o melek adımlar mı olacak? Yoksa, yoksa?..”
Uyuşturucunun ilk mekteplere kadar sokulduğu, her geçen gün okullarda kaosun arttığı, gençliğin amaçsız ve başıboş yetiştirildiği, okullarda kavgaların ve yaralamaların çoğaldığı, eğitimcilerin eğitim vermek yerine ders boyunca öğrencilerini susturmaktan aciz kaldığı, ahlâksızlığın ayyuka çıktığı, hırsızlığın, kapkaçın rutinleştiği, saygı ve sevginin, edep ve hayânın yerle yeksan olduğu bir gidişat ülkeye kaostan başka ne getirebilir? Şimdi ülke gençliğini bu hâle getirenler hayâ libasını giyip utansınlar.
Diğer taraftan, İmam-Hatip Liselerine anti demokratik biçimde sed çekenler, Kur’an öğretimini en büyük tehlike addedenler, bu güzide müesseselerin kapanmakla karşı karşıya olmasından medet umanlar oturup köşelerine ağlasınlar. Endülüs’ün son hükümdarının yaptığı da bundan çok farklı değildi. İnancının gereği onurla başörtüsünü takanları okullara almayan gerici zihniyet, çocuk yaştaki genç kızların kürtaj olmaları karşısında başlarını ellerinin arasına alıp kara kara düşünsünler.
Efendiler, ülke dolu dizgin uçuruma sürükleniyor. Geleceğimizin bekası olan ülke gençleri gerek uyuşturucu ve alkol batağında maddi ve gerekse misyonerlik çalışmalarıyla manevi olarak uyuşturuluyor. Bu ateş sizi de bizi de yakar efendiler. Aklınızı başınıza devşirin… Hiçbir şey yapamıyorsanız, ortalığa çıkıp, “Biz suçluyuz; iman aşkı ile dolup taşan masum kalpleri zehirledik”, diye haykırıp, yasakçı, zorbacı ve dayatmacı tavrınıza bir son verin. Yoksa ateş ülke gençliğini çoktan yakmaya başladı bile…
Ne gariptir ki, tarih boyunca millet olarak bize en büyük bela ve musibetler dışardan değil de hep içerden gelmiştir. İçerideki uşak ruhlu figüranlardan gelmiştir. Şimdi yine aynı vahim tehlikeyle karşı karşıyayız. Geçliğin bu vahim gidişatına karşı top yekûn bir ahlâk ve maneviyat seferberliği gerek. Tekrar maneviyata dönüş, aileye dönüş ve şuurlu gençlik yetiştirilmesi için elzem olan projelerin acilen hayata geçirilmesi gerek. Çünkü ülkenin içinde bulunduğu durum, şuurlu ve imanlı gençliğe olan ihtiyacı düne oranla bugün daha fazla gerekli kılmaktadır... |